
Küçük paraların varlığı alışverişlerde daha hassas fiyatlandırmaların yapılabilmesine olanak sağlar. Kıymeti görece düşük olan ürünlerin daha pahalıya ya da daha ucuza satılmasının önüne geçer. Şu an kullanımda olan bütün madeni paralarımızın kaldırıldığını varsayalım. En küçük birim olarak 5 TL var. Böyle bir durumda marketten almak istediğiniz su, ekmek, çikolata gibi görece daha düşük parekende fiyatları olan ürünler doğru fiyatlanamaz. Bu durumda 12 TL'ye satılacak bir çikolata 10 TL ya da 15 TL olarak fiyatlandırılmak zorundadır. Daha yüksek fiyatlanması talebi düşürecek ve belki de fiyat düşürülmezse talebi tamamen ortadan kaldıracaktır. Eğer düşük fiyatlanırsa da üretici için sürdürülebilir bir üretim olmaktan çıkacak ve yine ürün piyasadan çekilecektir. Görüldüğü üzere daha küçük para birimlerinin varlığı büyük ve gelişmiş ekonomiler için hayatidir. Ancak bunun sınırı nedir diye sorulabilir. Çünkü bir para birimini teoride sonsuza kadar bölmek mümkündür. Alışverişlerde kullanım verimiyle bu küçük birimlerin arasında bir dengenin bulunması gerekmektedir.
Küçük para basmak
Daha küçük birimlere inmek, tarihte her zaman kolay bir yöntem değildi. Paranın değerinin içerdiği metalle belirlendiği dönemlerde paranın ağırlığı nominal değeriyle doğrudan ilişkiliydi. Çok daha küçük birimleri basmak için çok küçük boyutta paralar bakmak gerekliydi. Yakın bir tarihten de olsa örnek vermek gerekirse 1964 yılına kadar basılan Amerikan paralarında yarım doların ağırlığı 12.5 gramken, çeyrek doların ağırlığı onun yarısı 6.25 gram kadardı. İçerdiği gümüş de değeriyle aynı oranda artmak ya da azalmak durumundaydı. Bu sebeple daha küçük bir para basmak için izlenebilecek birkaç yöntem vardı.
Bunlardan ilki gümüş değerini ve saflığını aynen koruyarak gramını düşürmek. 1960'lar Amerikası için 1 cent değerinde bir para ancak 0.25 gram ağırlında olmalıydı. Eğer üretilseydi 2 mm'den küçük olması gereken bu paraları kullanmak pratik olarak mümkün olmayacaktı. Bu yöntem anlamsız görünebilir. Ancak 2500 yıl önceye kadar küçük paralar bu şekilde darp ediliyordu. Antik Yunan'da darp edilen bu paralar o kadar küçüktü ki, onları saklamak ve saymak yorucu hale geliyordu. Ayrıca çok kolay aşınabildikleri ve zarar görebildiklerinden korumak da zordu. Tasvirlerin muğlaklağı sebebiyle sahteciliğe çok daha açıktılar. Bunların üretim maliyetleri de büyük küpürlü paralara göre daha fazla maliyetliydi. Ayrıca Her satıcı da bu paralara karşılık ürününü vermek istememesi bu paraları daha az talep edilir hale getiriyordu.
Diğer bir yöntem Atina'da m.ö. 400'lü yıllarda Dionysios tarafından önerilen, gümüş paraların küçük küpürlerine karşılık olarak kabul edilecek olan bakır gibi düşük değerli metallerden yapılan paraların kullanılmasıydı. Bugün günümüze kadar yaygın biçimde kullanılan bu yöntem o dönemde kabul edilmemiş, alaya alınmış ve Dionysios'a "bakır" lakabı takılmıştı[4]. Ancak sonraları bunun pratikliği anlaşılmış insanlar kabul etmeseler dahi, hükümetler bunun kullanımı yaygınlaştıracak ve zorunlu kılacak yasalar çıkartmışlardır.
Küçük küpürlü paralar bu sefer başka sebeplerle de olsa insanlar tarafından rağbet görmüyordu. Kullanılan metallerin değeri daha düşüktü ve zamanla değer kaybetme riski taşıyordu. Ayrıca, bronz ya da bakır paralar, gümüşün sağladığı prestiji ve güveni sağlamıyordu. Ancak devletler için bu çok karlı bir işti. Gümüş yerine bakır para bastıklarında zaten bildikleri bir şeyin gücünü daha iyi anladılar: senyoraj kazancı.
Senyoraj Kazancı
Senyoraj, bir devletin para basma maliyeti ile paranın nominal değeri arasındaki farktan elde ettiği kazançtır. Örneğin, bir devlet bir para birimini 10 kuruşa mal edip 1 TL nominal değeriyle piyasaya sürdüğünde, 90 kuruşluk bir kazanç elde eder. Bu kazanç, devletin gelir kaynağı olarak önemli bir rol oynar. Özellikle gümüş yerine daha ucuz metaller kullanıldığında senyoraj kazancı artar.
Bugün metale dayalı olmayan ekonomilerde bile bu yöntem devletlerde kullanılmaktadır. Bu devletler için geçici bir para bolluğu ve ödeme gücü yaratsa da sebep olacağı enflasyon ve ekonomiler için yıkıcı olabilir. Osmanlı'da bunların en erken örneklerini Fatih Sultan Mehmed döneminde görebiliriz. Artan sefer masraflarını ve devlet harcamalarını karşılayacak gümüş hazinede mevcut olmayınca paranın içerdiği gümüş %20 düşürülerek aynı para biriminden daha fazla basmak mümkün hale getirilmiş ve böylece harcamalar bu yeni ama daha değersiz paralarla yapılmıştır. Bu da hem halkın hem de yeniçerilerin tepkisine sebep olmuştur[5].
Kötü para iyi parayı kovar
Daha değerli olan yüksek ayarlı gümüş paralar ayarı düşük gümüş paralar ve bakır paralara tercih edilir olmuştur ve zamanla insanlar bu paraları saklayıp değersiz paraları harcamayı tercih etmeye gitmişlerdir. Gresham Yasası olarak da bilinen bu durum kötü paranın iyi parayı kovması olarak özetlenebilir. Aynı nominal değere sahip iki paranın külçe değeri yüksek olanı dolaşımdan çekilir ve daha düşük olanın kullanımda kalır.
Kırım Savaşı'nın başladığı yıllarda, İstanbul'dan bakır paraların taşralara taşınması, başkentte ciddi bir bakır para kıtlığına yol açmıştı. Taşrada ise zamanla bakır sikke bolluğu oluşarak yeni sorunlar yaratmaya başlamıştı. Bu durumun nedeni, savaşı takiben altın kurlarının artışı sebebiyle[7] taşrada altın ve gümüş meskûkât toplayarak kazanç sağlamayı hedefleyen kişilerin faaliyetleriydi. Bu durum fark edilince bakır paraların İstanbul dışına çıkarılmasıyla ilgili çeşitli kısıtlamalar getirildi. Babıali, İstanbul dışına bakır para çıkarılmasını yasaklamak, ihlal edenleri hapse atmak ve kaçakçılığı ihbar edenleri ödüllendirmek gibi önlemler aldı. Ancak, tüm bu önlemlere rağmen ufaklık para alanındaki sorun çözülememiştir[6].
Bakır paraların yarattığı sorunlar sadece bunlar değildi. Ayrıca bazı düzenlemeler, bakır paraların kullanımı ödemelerde en fazla 10 kuruş olacak ya da ödemelerin %5'i kadarını kabul etmek zorunlu olacak şekilde sınırlamıştır[8]. Bu düzenlemeler halkın gözünde bu küçük paraların kötü para olarak görülmesi sebep olmuştur.
Özetleyecek olursak metal değerlerinin düşüklüğünün yanında bugün hala geçerli olan küçük paraların istenilmeme sebeplerinin başında büyük miktardaki ödemelerde verimli kullanılamaması ya da hiç kullanılamaması, fazla adetli olduğundan sayma ve taşıma zorluğunun olması sebebiyle bu paralara olan talep hep düşük olmuştur. Ancak hassas fiyatlamaya olan temel ihtiyaç bu eksi taraflara galip gelmiş ve bu paraların binlerce yıl kullanımda kalmalarına olanak sağlamıştır.

Fiat para birimleri ve yüksek enflasyon çağı
Günümüze geldiğimizde emtiaya dayalı olmayan para birimlerinin çok daha hızlı devalüasyona uğraması sebebiyle küçük paraların ömrü de o hızda tükeniyor. Osmanlı'da Tanzimatla tanıtılan ve 1 kuruşun 40'da 1 karşılık gelen birim olan "para" Cumhuriyet'in erken dönemlerinde de varlığını sürdürdü. 1924-29 yıllarında 100 Para (2.5 Kuruş) en küçük küpürlü para olarak kullanımdaydı. Harf devrimi sonrasında tekrar tasarlanan paralarda 1 kuruşun dörtte biri olarak basılan 10 Para piyasaya sürülmüştü. Aşık Veysel'in türküsüne de konu olan ve cumhuriyet tarihinin en düşük değerli parası olan 10 kuruş 1940-43 yılları arasında basılmıştı. Ayrıca 1940'lı yıllar II. Dünya Savaşı'nın da etkisiyle Türkiye'nin ekonomisinin devletçi ve harp ekonomisiyle yönetildiği yıllardı. İthalat kısılmış, yetişkin insan gücü askeriyeye kaydırılmıştı. Üretim o kadar düşmüştü ki ekmek satışı bile karneye bağlanmıştı.

Bu zor günlerin sembolü sayılabilecek 10 para gün geçtikçe daha da değer kaybetti. 1940'lı yıllarda bir adet ekmek İstanbulda 10 kuruş kadardı[9]. 2024 yılı temmuz ayında 10 TL'ye ekmek alabildiğimizi düşürsek, 10 para o gün için 25 kuruşla mukayese edebileceğimiz bir alım gücüne sahipti. 1943 yılına yani 10 paranın son defa basıldığı yıla geldiğimizde bir ekmeğin fiyatının 39-41 kuruş arasında olduğunu görüyoruz[9]. Yani 4 kat değer kaybeden 10 para artık günümüzün (Temmuz 2024) 6.25 kuruşu kadar değer görüyordu. Enflasyona yenik düştüğünden ömrü kısa sürse de "on para etmemek" deyimi günümüzde hala kullanılmaya devam ediyor.
Birim olarak para bu süreçten sonra tarihimizden tamamen kayboldu. 1947'de delikli 1 kuruşlar piyasaya sürüldü. Bu paraların ortasında delik bulunmasının birkaç nedeni vardı. Öncelikle, bu delik paraların kolayca sayılmasını sağlıyordu; paralar bir ipe dizilerek tutulabiliyordu, bu da büyük miktarların daha kolay taşınmasına ve takas edilmesine, daha sonra ihtiyaç halinde iplerinden çıkartılarak küçük birimlere ayrılmasına olanak tanıyordu. İkinci olarak, ortasında delik bulunan paralar daha az metal kullanılarak üretilebiliyordu, bu da maliyeti düşürüyordu. Son olarak, bu tasarım estetik olarak da çekiciydi, paraların daha orijinal ve ayırt edici görünmesini sağlıyordu.
Ancak önceleri yarım kuruşun da işlevsel olduğu düşünüldüğü ama bundan vazgeçildiğini bize düşündüren, sadece 150 adet basıldığı[10] söylenen 1/2 kuruş değerinde bir para mevcuttur. Bu para hiçbir zaman tedavül görmemişti. Bu yüzden en küçük paramız 1947'den bugüne 1 kuruş'tur diyebiliriz.
1950 ve sonrası durum
İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1950'li yıllar tüm dünyada ekonomik kalkınma gelişmeler dönemi olarak görülür. Türkiye de bu dönemden nasibini aldı ve bol para varlığı ve devlet teşvikleriyle sanayi hamlelerinde bulundu. Savaş sonrası serbest kalan işgücü ve tarımsal üretime katılımı ile, Marshall yardımlarıyla gelen sermaye birleşti ve tarım temelli bir büyüme gerçekleştirildi. İklim şartlarının da elverişli olduğu bu dönemde bol üretim yapıldı. Kore Savaşı'nın başlamasıyla birlikte, ABD'nin dünyadan emtia satın almaya başlaması Türkiye'ye büyük gelir sağladı. 1947-1953 yılları arasında Türkiye refahını %100 oranında artırdı. Ancak, Kore Savaşı'nın sona ermesi ve iklim koşullarının elverişsiz hale gelmesiyle bu iyileşme yavaşlamaya ve gerilemeye başladı.
Kullanılan paralara da yansıyan bu gelişmeler neticesinde 1951'de son defa basılan delikli 1 kuruşların basımı durduruldu ve ancak 10 yıl sonra, 27 Mayıs darbesi sonrası 1961'de 1 kuruşlar yeniden basıldı. Bu sefer delikli değildi ancak 2.25 gram olan ağırlığı 1 grama düşürülmüştü. 1961'den 1963'e kadar pirinç olarak basılan 1 kuruşlar 1963'de bronz olarak basılmaya başlandı ve 1975'de alüminyum olarak 0.4 gram ağırlında basılmaya başlandı.
1 Kuruş varlığını uzun bir süre koruyabilmiş durumdaydı ancak siyasi istikrarsızlıklar hükümeti 10 Ağustos Kararları'nı almaya itti. Bu kararlardan birisi de 9 TL olan 1 doları 15 TL'ye sabitlemekti. Bu doğrudan Türk Lirası'nda %66'lık bir değer kaybı yarattı[11]. Bir süre daha korunabilen Türk Lirası değeri 1977'lerde tekrar yükseldi ve 1980'e gelindiğinde zirveye, %136 seviyelerine ulaştı[12].

1980 ve sonrası durum
1980 darbesinden sonra basılan ilk paralar alüminyum olan 1, 5 ve 10 TL oldu. Kuruş birimine sahip hiçbir para bulunmuyordu. 80'lerin devamında ve 90'lı yıllarda katlanarak artan enflasyon daha büyük küpürlü paraların basılmasına sebep oldu. Bu 2005 yılına kadar artarak sürdü ve Türk Lirası milyonluk küpürlere kadar yükseldi. Bu 25 yıllık dönemde kuruş adı unutulmaya yüz tuttu. Tıpkı "para" gibi ortadan kayboldu.
2005 Yılı paradan altı sıfır atılması
Türk lirası, 2005 yılında büyük bir değişim geçirdi. Bir milyon eski Türk lirası, bir yeni Türk lirasına eşitlendi ve bu reformla birlikte kuruş yeniden tedavüle girdi. Bu değişiklik, Türk Lirası'nın sürekli değer kaybeden bir para olduğuna dair olan algıyı kırmayı hedefliyordu. Türk ekonomisinde güven ve istikrar sağlamayı hedefleyen önemli bir adımdı.

2005-2008 yılları arasında önce pirinç olarak "Yeni Türk Kuruşu" adıyla tedavüle sürüldü. 2008 sonrası ve günümüze kadar tıpkı 1963 yılında olduğu gibi 1 kuruş bronz olarak basılmaya devam edildi. Değeri de o dönemlere benzeyecek ve giderek değersiz hale gelecekti.
2010'lu yıllar ve kuruşların maliyeti
2013 yılında metal değeri, basım ve dağıtım giderleri düşünüldüğünde 1 kuruşun maliyeti 2.66 kuruş olmuştu[13]. İnsanların bu paraları piyasadan toplayıp eritime götürdüğü haberleri ortaya çıktı[13]. Yani Türkiye 1.400.000 TL (778.000$) ödeyerek 526.200 TL (292.300 $) değerinde 1 Kuruş alıyor böylece 500.000$ civarında bir zarara uğruyordu. Sonraları bu paraların dağıtımı sadece bankalara olacak şekilde kısıtlandı. Dağıtım noktalarından 1 kuruşları almak isteyenlerin nominal değerinin üzerinde bir ücret ödemesi gerekiyordu. Bunlar yaşanırken, piyasada 1 kuruşlar çekilmeye ve kullanımdan düşmeye başladı. Giderek değersizleşen bu parayı kullanmak olanaksız hale gelmişti. Ortalama her yıl 20-40 milyon adet arasında basılan 1 kuruşlar, 2022 yılına gelindiğinde 4.7 milyona kadar geriledi. 2023 yılında ise sadece Haziran ayında 480.000 adet kadar basıldı[14].
Ulaşabildiğimiz son veri 2024 yılında şubat ayına kadar 480.000 adet 1 kuruş basıldı[15]. Uzun zamandır fiilen 1 kuruşun kullanılamıyor oluşu hissediliyordu ancak bu yıllar 1 kuruşların resmiyette tedavülde göreceğimiz son yılları olabilir. Bununla birlikte önceleri 130-250 milyon adet basılan 5 kuruş da 2023 yılında 6 milyon kadar basıldı[15] ve ağırlığı 2,9 gramdan 2 grama düşüldü.
Özetleyecek olursak, parada yaşanan değer kaybı, küçük paraların işlevselliğini yitirmesine ve gereksiz hale gelmesine neden oldu. Birinci neden, senyoraj getirisinin aksine, bu paraların üretim ve dağıtım maliyetlerinin götürüsü olmaya başlamasıdır. Düşük değerli metal paraların basımı, devlet için ekonomik olarak kârlı olmaktan ziyade zararlı hale gelmiştir. İkinci neden, ekonomik sistemde daha küçük fiyatlandırmaların anlamsız kalmasıdır. Paranın sürekli değer kaybetmesi, küçük küpürlerin alım gücünü kaybetmesine ve pratikte kullanılmaz hale gelmesine yol açmıştır. Ayrıca, kredi kartlarının ve dijital ödeme sistemlerinin yaygınlaşması, küçük alışverişlerin daha kolay ve hassas bir şekilde yapılabilmesini sağladı. Bu da küçük küpürlü paraların işlevini karşılamış olduğundan bu paralar ihtiyacı ortadan kaldırdı. Bu sebeplerle, küçük küpürlü paraların kullanımının azalması ve zamanla tedavülden kalkması kaçınılmaz olacaktır.
Dünya küçük küpürleri terk edecek mi?
Bu trend sadece Türkiye'de değil, dünyada da kendini göstermektedir. Avusturalya 1991 yılında 1 cent'i, Yeni Zelanda 2006 yılında ise 1, 2 ve 5 centi tedavülden kaldırdı[16]. Bu ülkelerde fiyatlandırmalar Avusturalya'da 5 cent, Yeni Zelanda'da 10 cent ve katları olacak şekilde ayarlandı. Avusturalya'da eritilen 1 centler 2000 yılında Sydney olimpiyatlarında bronz madalyalarda kullanıldı[16].
Yakın dönemlerde, Kanada 2013'de, Trinidad ve Tobago 2018'de, Bahamalar 2020'de 1 cent'i, Gürcistan 2021'de 1 ve 2 tetri'yi, Hırvatistan 2022'de 1 ve 2 Lipayı tedavülden çıkardı[16].

Para biriminin sürekli değer kaybettiği bu sistemlerde, birçok ülke küçük paralarını tedavülden çıkarıyor veya çıkarmaya hazırlanıyor. Bu durum, ekonomik açıdan verimsiz hale gelen küçük küpürlerin artık kullanılmamasına yol açıyor. Küçük paraların pratikte işlevini yitirdiği ve ekonomik yük oluşturduğu görülüyor. Bu nedenle, pek çok ülke, bu küçük paraları tedavülden kaldırarak daha sürdürülebilir ve etkili ekonomik çözümler arayışına giriyor.
Yorum Yap